Çiğdem Sezer

 
 
Ç I N A R   V E   Ç O C U K
işleyerek kalbimi
henüz yazılmamış şiire
karanlığın dudağında gülümseyen gül
gibi girdiniz
…….  bir çocuk ağlıyordu
sesini arayarak
 
şafağın en tenha yerinde
çizilmiş gelincik miydiniz
rengi düşmüş kalbimizin
kırgın sözcüklerine
 
biçtiniz tülünü yalnızlıkların
akarsuya düşmüş iki yıldız
gibiydi gözleriniz
 
mevsim nar çiçeği göğsünde
bakardı kaldıran duvağını
elleriniz sevinci tutuşturan köz
ateşlerle girdiniz bu kuzey ülkesine
…….  bir çınar soluyordu
yitirilen her güne
ağıt gibi dökülen..
Çiğdem SEZER
 
 
E L L E R İ N    D E Ğ İ N C E   
D E N İ Z L E R İ M E
kalkıp bir ağacı suluyoruz ellerinle
yağmura bakıyoruz hep yağıyor
Pirinçhan’da bir gramofon
                 – beni kör kuyularda…
 
ellerin öylece duruyor masada
kuyum ustası ellerin
bir şunu unutmuyorum
gülerdin, şenlenirdi bahçelerim
 
ben alıp ellerini uzaklara gideyim
ardım sıra kambur cüce
çevirin çemberini
alıp gideyim ellerini…  ellerinin
tenimdeki gül döğmesini
 
kaç kış uyudum unuttum
karlar nasıl erirdi soğuk göllerde
paslı dilim ağulu dilim kekeme
çamaşır günleri kapı önleri sevişmeme
saatleri evlerin, bir peygamber çiçeği
ağızda yarım bir cüzle
beni ezberle diyor, beni ezberle
bir bunu unutmuyorum, bir de
parmak izlerini, ateşler içinde
 
kaç vurgun kaç hastalık
ölmedimse, telkari gümüş
ellerin, işlediği için
                 bir gül
                 bir daha
                 köklerime
 
bir şunu unutmuyorum
aşk en güzel yenilgi
ellerin değince denizlerime..
Çiğdem SEZER
Agora/309
 
O  Ğ  U  L  O  T  U  M
o senin ıhlamur duruşun
oğulotum bal köpüğüm
evler kapılar boyu
boynundaki kuğuyu
besleyip doyurduğum
o senin çarşı pazar duruşun
 
yıldız ağdı, öldü ikizin oğul
ne musalla ne sela
göğsümdeki yırtık büyüdü
dal boyun toprak oğul
kılıçları kinle parlak
yürekleri pıhtı kan
çukur kazıyorlar oğul
çukur kazıyorlar hiç durmadan
 
gözlerini koyuyorlar
ışığın kalıyor
ellerini koyuyorlar
sıcağın kalıyor
ağzını koyuyorlar
şarkın kalıyor
bir dağ taşıdım ya bir ömür,
koynumda parçalanıyor
 
çağın kumaşı delinmiş oğul
dağın tasası çalınmış oğul
balın köpüğü alınmış oğul
– sen bu ölümü niye öldürdün?
Çiğdem SEZER
(Bahçe Zo, Sonyaz 2000)
 
 
 
V A R L I Ğ A   V E   Y O K L U Ğ A
insan ne zaman alışır hayata baba?
 
yağmurun değdiği her yerdi yüzün
seni sordum da irkildi toprak
ölümü bildim, büyüdüm
çocukluğum mevsimsiz bir leylak
bir yelkovan gidişi
bir akrep
yürüyüşü
ötesi iyilik güzellik…   alıştığımız
bir yarayı sarıp sarmalamak
 
gecikmiş sözlerin ağırlığı heybemde
bir karanfil, solgun, öyle
kedere bulanarak
nasıl dökülürse
döküldü toprağına sözlerim de
 
söküp nallarını atların
koşturmak gibi karanlığın evine
öldün, yokluğunda
varlığı bildim
 
insan nasıl alışır içindeki cam kırıklarına
baba?
Çiğdem SEZER
 
 
Y  A  Ş  A  (  M  A  )  M  A  K
sıradan şeyler olup bitiyor,  dünyanın
her yerinde, ağacın biri esniyor
toprak geriniyor, gün
süzülüyor evlerimize..
 
kap kaçak börtü böcek naftalin
elbise dolap bana mısın demedin
 
ağacın esnemesi olağanüstüdür
şehvetle açılmış ağzından, gökyüzü görünür
gerindikçe toprak, günün omuzlarından yıldız tozu dökülür
eşiğin kapıyla sevişmesi olağanüstüdür
anahtar dönmesi kilidin inlemesi
pencere pencere olduğunu bilir, ordan
bakınca görünür dünyanın gözleri
ya şu gemi…  yelkeni ak, ne ülke ne bayrak..
 
(deniz yok ki gemi nasıl yol alacak?)
(gemi için bir deniz…  düş kurulacak..!)
 
“ben bu derde hande derman…”
dedim, aşk
dedi; yalan
dedim, giden kim, neydi kalan
uyandın gibi bir sabah, kuşlar
havalanıyor dünyanın çatısından…
 
bir yaşamaktır dövüp durdu kıyıları
                       ayağını değdirmedin
onca savaş onca ölüm onca kin
                       bana mısın demedin..!
Çiğdem SEZER

Bir Yorum Yazın