Faruk Nafiz Çamlıbel

 
 
 
           F A R U K    N A F İ Z    Ç A M L I B E L 
           18 Mayıs 1898’de İstanbul’da doğdu. Babası Süleyman Nazif Bey, Annesi
Fatma Ruhiye Hanım’dır. İlk ve Orta öğrenimini Bakırköy Rüştiyesiyle Hadika-i
Meşveret İdadisinde tamamladı. Şiire çocuk yaşlarda başladı. İlk şiiri Saat 1914
‘de “Çocuk Dünyası” adlı bir dergide yayımlandı.
           Bir süre gördüğü tıp eğitimini bırakıp gazeteciliğe başladı.  1917’de yazı
işlerinde işe başladığı Ati Gazetesinin temsilcisi olarak 1921’de Ankara’ya gitti.
1922’de atandığı Kayseri Lisesi edebiyat öğretmenliği için  Kayseri’ye giderken
ünlü şiiri Han Duvarlarını yazdı. Kayseri Lisesinde şair Behçet Kemal Çağlar’a
öğretmenlik yaptı.  1924’de  Ankara Erkek Muallim Mektebine, ardından Ankara
Kız Lisesine edebiyat öğretmeni olarak atandı.  1931’de  Kız Lisesinde Coğrafya 
Öğretmeni olan Azize Hanım’la evlendi.
           1932-1946 yıllarında sırası ile  İstanbul Vefa,  Kabataş ve  Amerikan Kız
Kolejinde edebiyat öğretmenliği yaptı.1933’de öğrencisi Behçet Kemal Çağlarla
Onuncu Yıl Marşının sözlerini yazdı.Marş Cumhuriyetin Onuncu yılında birinci
seçilip  Cemal Rüştü Bey’ce bestelendi.  Artık Bu Solan Bahçede  Bülbüllere Yer
Yok şiiri Bestekar Alaaddin Yavaşça tarafından bestelendi.
           Şairimiz; Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Orhan Seyfi Orhon
ve Yusuf Ziya Ortaç’la birlikte Beş Hececiler olarak anılır. Şiirlerinde aşk, ölüm,
hasret, tabiat, kahramanlık ve ihtiras konularını işledi.
           1946’dan 27 Mayıs 1960’a kadar  Demokrat Parti  İst. Milletvekili olarak
TBMM‘de görev yaptı.27 Mayıs İhtilaliyle Yassıada – Kayseri Kapalı Cezaevinde
onaltı ay tutuklu kaldı. Serbest kaldıktan sonra siyasete dönmedi. Son yıllarını İst.
Arnavutköy’deki evinde geçirdi.
           Eşinin ani ölümünden sonra, Samsun vapuruyla çıktığı Akdeniz gezisinde,
Kaş – Fethiye arasında seyrederken  8 Kasım 1973 günü aniden hayatını kaybetti. 
Cenazesi 11 Kasım 1973’te Zincirlikuyu mezarlığına defnedildi.  
           Sırasıyla Çoban çeşmesi(1924),Dinle Neyden,Gönülden Gönüle,Bir Ömür
Böyle Geçti, Suda Halkalar (1928),  Han Duvarları,  Zindan Duvarları, Son Aşık,
Şarkın Sultanları,Mustafa Kemal,Yıldız Yağmuru(Roman-1936),Ayşe’nin Doktoru
(Roman-1949) ve Heyecan ve Sükun adlı eserleri yayımlandı.
 
 
Beni Anlayacaksın
Bile bile özlediğimi
Gecelerce aramadın sen
Bir daha nasıl döneceksin..
 
Ağlatırken düşünmedin
Bırakırken üzülmedin sen
Bir daha nasıl seveceksin..
 
Unutmak için kokunu, ellerini..
Söküp attım ben kalbimi,
Hangi yüzle yeniden sev diyeceksin..
 
Kalbimi yaktın dün gibi,
Sen de yan gör nar-ı aşkı
Kendini unuttuğun gün beni anlayacaksın..
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL 
 
 
Bizim  Memleket
İçimden tanırım ben o illeri,
Onlar ki zahirde viran olurlar.
Ardıçlı dağları, Çamlı belleri,
Aşanlar Şirin’e hayran olurlar.
 
Dökülür köpüklü sular yarından,
Baharlar yaratır, kışın karından,
İçenler sihirli pınarlarından
Şöyle bir silkinir, ceylan olurlar.
 
Başı boş kırlara salar tayını,
Elinden düşürmez okla yayını,
Aklına getirmez  zafer payını,
Memleket yolunda kurban olurlar.
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
 
 
Çoban Çeşmesi
Derinden derine ırmaklar ağlar
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi.
Ey suyun sesinden anlıyan bağlar
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi?
 
“Gönlünü Şirin’in aşkı sarınca,
Yol almış hayatın ufuklarınca,
O hızla dağları Ferhat yarınca
Başlamış akmaya çoban çeşmesi..”
 
O zaman başından aşkındı derdi,
Mermeri oyardı, taşı delerdi.
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi,
Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi..
 
Vefasız Aslı’ya yol gösteren bu
Kerem’in sazına cevap veren bu,
Kuruyan gözlere yaş gönderen bu.
Sızmadı toprağa çoban çeşmesi..
 
Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda,
Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda;
Ateşten kızaran bir gül arar da
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi..
 
Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar,
Tarihe karıştı eski sevdalar:
Beyhude seslenir, beyhude çağlar
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi..
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
 
 
Gizli Bakışlar
Bir bakış ki açıyor gönül muammasını,
İki sevdalı kalbin en gizli yarasını,
Bir bakış ki kudreti hiç bir lisanda yoktur,
Bir bakış ki bazen şifa, bazen zehirli oktur..
 
Bir bakış, bir aşığa neler neler anlatır,
Bir bakış, bir aşığı saatlerce ağlatır,
Bir bakış, bir aşığı aşkından emin eder,
Seven insanlar daima gözleriyle yemin eder..
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
 
 
Han  Duvarları
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımdaki demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar..
Gidiyordum, gurbeti gönlümce duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya..
 
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık.!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı..
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
Önce uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler..
 
Ellerim takılırken rüzgarın saçına,
Açıldı arabamız bir dağın yamacına,
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık.!
Bu ıslıkla uzayan, dönen, kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar,
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu,
Gökler bulutlanıyor, rüzgar serinliyordu.
Serpilmeye başladı, bir yağmur ince ince,
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince..
 
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi,
Yollar bir şerit gibi, ufka bağladı bizi.
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol,. Bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
Sonu ademdir diyor insana yolun hali,
Ara sıra geçiyor bir atlı, iki yayan,
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdayan.
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor..
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine,
Uzanmışım, kalmışım, yaylının şiltesine..
 
Bir sarsıntı..Uyandım uzun süren uykudan,
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda bir hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu;
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı,
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri,
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri..
 
Bir dava bulmak için bağrındaki yuvaya..
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir parıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor,
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı,
Her yüze çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler,
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerde ki çizgiler..
 
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı.
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış, bur da yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler..
Uykuya varmak için bu hazin günde, erken
Kapanmıyor gözlerim duvarlarda gezerken.
Birden bire kıpkızıl bir kaç satırla yandı,
Bu dört mısra değildi, sanki dört damla kandı,
Ben garip çizgilerle uğraşırken baş başa,
Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa:
 
           “On yıl var ayrıyım Kına Dağından.
             Baba ocağından, yar kucağından.
             Bir çiçek dermeden sevgi bağından.
             Huduttan hududa atılmışım ben..”
 
Altında da bir tarih : Sekiz Mart Otuz yedi..
Gözüm imza yerinde başka bir ad görmedi..
Artık bahtın açıktır, uzun etme arkadaş.!
Ne hudut kaldı, bu gün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yarına.!
 
Ertesi gün başladı, gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı., Buz tutuyor her soluk,
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri,
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor,
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar,
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide..
 
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden,
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden;
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
Önümdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu..
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla.
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü,
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü.
Gönlümde can verirken, köye varmak emeli,
Arabacı haykırdı: “İşte Araplı Beli.!”
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana,
Biz menzile vararak atları çektik hana..
 
Bizden evvel buraya inen üç, dört arkadaş,
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş,
Çatırdayan çalılar, dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor…
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri..
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi, şu satırlar giriyor:
 
            “Gönlümü çekse de yarin hayali,
              Aşmaya kudretim yetmez cibali,
              Yolcuyum bir kuru yaprak misali,
              Rüzgarın önüne katılmışım ben..”
 
Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı.
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde,
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra, İncesu’daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım.!
 
           “Garibim namıma Kerem diyorlar,
             Aslımı el almış harem diyorlar,
             Hastayım derdime verem diyorlar,
             Maraşlı Şeyhoğlu satılmışım ben..”
 
Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın, bu gurbet çıkmazında,
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, Evliyalar adağı.!
Bahtına lanet olsun aşmadın sa bu dağı..
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna, kurduna.!
 
Arabamız tutarken Erciyes’in yolunu:
“Hancı dedim; bildin mi Maraşlı Şeyhoğlunu.?”
Gözleri uzun uzun burkulu kaldı bende,
Dedi :  – Hana sağ indi, ölü çıktı geçende.!
 
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti..
Gönlümü Maraşlı’nın yaktı kara haberi,
Aradan yıllar geçti, işte o günden beri,
Ne zaman yolda bir hana rastlasam irkilirim,
Çünkü siz de gizlenen dertleri ben bilirim,
Ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar.!
 
Ey garip çizgilerle dolu Han Duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları.!
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
 
 
 
Kelebek
Geçirirken içimden her gece intiharı,
Beni, yalnız bıraktın, ey ömrümün baharı.!
Döndü Mecnun’a gönlüm sen bu köyden gideli;
Ben aşık, gönlüm aşık, ben deli, gönlüm deli.
Şimdi peşimde bir ruh, kanat açmış göklere,
Çıkmış seni bulmaya dağ, deniz, orman, dere..
Varsın uçsun, yaşamaz hasrete katlanırsa.
Bir günlük ömrü vardır böyle kanatlanırsa.!
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
 
 
Kıskanç
Sakın bir söz söyleme.. Yüzüme bakma sakın.!
Sesini duyan olur,  sana göz koyan olur.
Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın,
Annen bile okşasa benim bağrım kan olur..
 
Dilerim Tanrı’dan ki,  sana açık kucaklar
Bir daha kapanmadan kara toprakla dolsun;
Kan tükürsün adını candan anan dudaklar,
Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun.!
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
 
 
 
Melek
Annesi dün Zeynep’e
“Melek yavrum” diyordu.
İşitince bu sözü,
Kız merak etti, sordu:
-Melek yavrum ne demek.?
  Doğrusu anlamadım,
  Melek kanatlı olur,
  Hani benim kanadım.?
Cevap verdi annesi:
-Üç yavrum daha vardı,
  Onlar kanatlanıp uçmuşlardı,
  Hepsi yalnız bıraktı,
  Bu talihsiz kadını.
  Bari sen uçma diye,
  Kopardım kanadını..
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
 
 
 
Mustafa Kemal
Dünyada tabiatın bin bir tecellisi var,
Korkunç olursa kıştır, munis olursa bahar.
Görmüşe benzer mi hiç bahsetsem ikisinden
Birinin tipisinden, ötekinin sisinden.
 
Bazen durgun denizin görürüm taştığını,
Yükselen dalgaların göğe yaklaştığını,
O dalgalar ki yılda yalnız bir gün şahlanır,
Şahlandı mı ne kıyı, ne koy, ne yelken tanır..
Engini altüst eden bu rüzgarların adına,
Bazıları şimşek der, bazıları fırtına..
 
Kara toprakta bir dev var geçmez ele.
Sarsıntısından bilir insan: zelzele..
Dalganın, fırtınanın yeri yurdu bu toprak,
Lazım mı ki her kuvvete ayrı ayrı ad koymak?
Bize sorsan onların hepsini bir ederiz.
Sonra onun adına Mustafa Kemal deriz..
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
 
 
Sen Gidersen;
Sen gidersen
Denizler de gider kıyılarımdan,
Uzak iklimlerde eser sesim.
Bir rüzgardan, bir rüzgara koşar
Çocukluğumun şarkıları
Kimseler duyamaz..
 
Sen gidersen;
Ellerim de gider peşinden,
Irmaklarım yataklarını şaşırır.
Dipsiz bir uçuruma bırakırım sözlerimi.
Cam kırıklarında yürümüş gibi
Kanarım da, asarım sözlerimi,
Her şafak vakti, her yol ağzına,
Kimseler bakamaz..
 
Sen gidersen;
Çakarım kendimi bir çivi gibi kendime,
Kimseler sökemez..
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL 
  
 
 
Sen Nerelerdesin?
Caddeden sokaklara doğru sesler elendi,
Pencereler kapandı,  kapılar sürmelendi.
Bir kömür dumanıyla tütsülendi akşamlar,
Gurbete düşmüşlerin başına çöktü damlar..
Son yolcunun görüldü yolda son adımları,
Bekçi sert bir vuruşla kırdı kaldırımları.
Mezarda ölü gibi yalnız kaldım odamda;
Yanan alnım duvarda, sönen gözlerim camda,
Yuvamı çiçekledim, sen bir meleksin diye,
Yollarını bekledim görüneceksin diye.
 
Senin için kandiller tutuştu kendisinden,
Resmine sürme çektim kandillerin isinden.
Saksıda incilendi yapraklar senin için,
Söylendi gelmez diye uzaklar senin için..
Saatler saatleri vurdu, çelik sesiyle,
Saatler son gecenin geçti cenazesiyle,
Nihayet ben ağlarken toprağın yüzü güldü,
Sokaklardan caddeye doğru sesler döküldü..
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
 
 
Zafer Türküsü
Yaşamaz ölümü göze almayan,
Zafer, göz yummadan koşar da gider.
Bayrağa kanının alı çalmayan,
Gözyaşı boşana boşana gider.!
 
Kazanmak istersen sen de zaferi,
Gürleyen sesinle doldur gökleri.
Zafer dedikleri kahraman peri;
Susandan kaçar da, coşana gider.!
 
Bu yolda herkes bir, ey delikanlı.
Diriler şerefli, ölüler şanlı,
Yurt için döğüşen başı dumanlı
Her zaman bu sondan, o sona gider.!
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
 
 
 
 
 

Bir Yorum Yazın